Flaş! Divanenin ibret dolu ‘Belge Seli’ni biliyor musunuz? Sacit Aslan, Diva'yı yerle bir etti!"Onun babası gazino işletirdi. Ben de orada sahneye çıkıp babasının para kazanmasını sağladım. Dolayısıyla onun yediği yemekte bile hakkım var. Ama o bugün çıkmış konuşuyor. Kaale bile almıyorum" dedi. Canlı yayında Divane…
Eşim Yasemin “Boş ver Sacit, bunları Allaha havale et!” dedikçe, benim Allaha havale ettiklerim bir şekilde yine bana havale oluyorlar! Ben cevap vermek zorunda kalıyorum.
Ben, sanat camiasında yazılı olmayan tarih tutanakları gibi adamım. Kimlerin nerden geldiğini, nerelerden geçtiğini, bir yerlere gelebilmek için kafalarından aşağı boca ettikleri çamuru paçalarından sızdığı noktaya kadar çok iyi bilirim.
Sanat camiasının yaşanmış gizli tarihi birer birer gözlerimin önünde yazıldı. Hasbel kader ben de bu tarihin en önemli parçalarından biriyim.
Şimdi gelelim ben onun kazandırdığı ekmekle mi büyüdüm? Yoksa Aslan ailesi ve Maksim İmparatorluğu sayesinde Divane mi, diğer kaderdaşları gibi otoban yerine saraylarda yaşadı?
Hani Divane hep söyler “Ben Müzeyyen’in paspasında sabahladım” diye. Müzeyyen’in paspasında musiki aşkından değil, Maksim’de sahne alabilmek için diğer hatırlı dostlarının ricası işe yaramadığı için belki Müzeyyen bu işi başarır, Fahrettin Aslan’ı kandırır diye sabahladı.
Divane’nin ilk ricası Maksim’de Gönül Akkor kadrosunda yer alabilmekti. Fakat Gönül Akkor kati suretle buna karşı çıktı. Fahrettin Aslan’a rest çekti. Doğan karmaşa da divaneye yaradı.
İlk geldiğinde eski püskü bir yarım ceketi, dökülen bir çift kundura vardı ayağında. Diğer sanatçılar gibi yevmiye ile değil 3000 Lira aylıkla çalışıyordu. Annesi, bankadan emekliliğini istemiş, durumları kötü olduğundan Fahrettin Aslan’ın tuttuğu eve yerleştirilmişlerdi. Akşam yemeklerini Maksim’in mutfağında yerlerdi.
Eeee! İnsan geldiği yeri unutmamalı!
Ben katıldığı programlardaki olayları eleştirdikçe Divane çığlına dönüyor ve bulduğu mikrofona, kameraya hakkımda ileri geri konuşuyor. Ben Divaneyi değil, o programlardaki olumsuz olayları eleştiriyorum. Divane bu eleştiriye katlanamaz.
İlk önce Nur Yerlitaş’a arattı beni. “Sacit, bak Bülent fazla konuşmasın diyor. Yoksa hem babanla bir yıl, hem de Selçuk kardeşinle olduğunu söyleyecekmiş” dedi. Divanenin tehdidine bak sen! Yahu ben niye utanayım. Bu durumda utanacak biri varsa o da sensin. Hem babası hem oğlu ile birlikte olmak o her dakika ekranlardan şovunu yaptığın Allah inancına ters düşmüyor mu?
Sen zaten başlı başına her türlü inanca ters düşüyorsun ama neyse…
Şimdi diyor ki; ben onun kazandırdığı paralarla büyümüşüm. Ben 1953 doğumluyum. O Maksim’e geldiğinde 1974 yılı, yani ben 21 yaşındayım. Hangi mantıkla ben senin kazandırdıklarınla büyümüş olabilirim?
Hem sen gelmeden o sahnenin devi zaten vardı. Zeki Müren gibi dev bir sanatçı dururken, “o benim kazandırdığım ekmekle büyüdü” demek Divanenin haddine düşer mi?
Hayatın boyunca ne yaparsan yap Zeki Müren’in attığı tırnak bile olamayacaksın! Onun naşını devlet töreni ile Mehmetçiklerimiz omuzlarında kaldırdılar, Allah geçinden versin senin cenazen bile konuşulurken medyada “cenaze namazı kılınır mı? Er kişi mi yoksa hatun kişi mi?” tartışmaları çıktı.
Kanunlara göre tabii ki hatun kişisin amenna.
Evet ben ve ailem, mekanı cennet olsun Zeki Müren ya da Allah uzun ömür versin Müzeyyen Senar’ın ve daha bir çok saygın sanatçının kazandırdığı parayla büyümüş olabiliriz. Fakat’ sen asla kendini fasulyeden nimet sanma.
Aslan ailesi sayesinde sen doğdun. Bu gün yaşadığın tüm lüks hayatı, şaşalı ışıkları sana ailem sağladı.
Senin durumunda olan kaderdaşlarının nasıl para kazandığı, nasıl bir yaşam sürdükleri, toplumdan nasıl dışlandıkları her gün gazetelere çarşaf çarşaf haber oluyor.
Sen yaşadığın her gün, nefes aldığın her dakika için Aslan ailesine olan minnetini dilinden düşürme. Aslan ailesinin hiçbir ferdi senin kazandırdıklarınla büyümedi.
Sen Aslan ailesi sayende ilk evliliğini yaptığın günün ertesinde Sabah Gazetesinde atılan “42 iki yaşındaki dön Bülent Ersoy, 20 yaşında bir gençle gece nikahı ile evlendi” manşetindeki “dön..” kelimesini toplumdan duymadın.
Her kamera bulan geçmişini unutup kelam etmeye kalkarsa, bu iş adaletli olmaktan çıkar. Mesela Divane anılarını unutmuş olabilir mi?
Bu divanenin anıları anlatmakla bitmez. Bir “aç aç kızı” hikayesi vardır ki hiç sormayın.
1980 yılının eylül ayında ilk adli vakasını yaşadı. İzmir Fuarı’nda sahnedeyken ‘aç, aç’ tezahüratları arasında seyircilere hormonlarla şişirilmiş memelerini gösterince, İzmir Savcılığı, ar ve adaba aykırı hareket etmekten kovuşturma başlatır. O olaydan sonra sahne yasağı aldığı güne kadar ‘aç, aç’ tezahüratı yapılmayan programı olmaz.
Ama işler hiçte Divanenin umduğu gibi gitmeyecektir. Olaydan tam bir hafta sonra askeri darbe olur. 12 Eylül dönemi başlamıştır.
Bu olayın üzerinden iki hafta geçmeden Bülent Ersoy yine karakolluk olur. Bu sefer hakime hakaretten yargılanmıştır ve tutuklanmasına karar verilir. 19 Eylül günü, Buca Bölge Cezaevi’ndeki 48 günlük hapisliği başlar. Erkeklerle de yatmaz, kadınlarla da. Özel bir bölümde tutulur. Duruşma hakimi daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığı da yapacak olan Sabih Kanadoğlu’dur.
O yıllarda yine Divane sayesinde Türkiye ilkleri konuşmaya başlamıştı.
1981 yılının 14 Nisan’ında. O güne kadar Türkiye’de böyle bir şey ilk defa yaşandığından, herkes bunu konuşmaktaydı.. Türk halkı vajina estetiğinden, kadınlık hormonuna kadar hiç duymadığı terimler okumaya başlamıştı gazete sayfalarında. Ameliyat detayları bir yana asıl kıyamet daha başka bir konuda kopmuştu: Şimdi kadın mıdır, erkek midir?
Fakat Ameliyatın ardından avukatları mahkemeye başvurur ve Ersoy’un hem cinsiyetini hem de soyadını (Erkoç iken resmen Ersoy olur) değiştirirler. Ellerindeki rapor her şeyi açık açık yazmıştır. Devlete Ersoy’un sakallarının çıkmadığını, memelerinin büyük olduğunu ve 14 cm derinliğinde bir vajinaya sahip olduğunu bildirmektedir. (resmi mahkeme kayıtlarıdır nasıl ölçüldü bilmiyorum)
Sonrası malum, İstanbul Valiliği pek öyle düşünmez. Genel ahlak kurallarına aykırı bulunur, mahkemenin kadınlık kararından 8 gün sonra, 13 Haziran 1981’de sahne yasağı yer. Sonra Yargıtay kadınlık kararı alan mahkemenin kararını da bozar, muayeneler, mahkemeler, itirazlar, tekrar muayeneler, mahkemeler derken sahneye çıkmasına bir türlü müsaade edilmez. O dönem sadece kaset yapar, yurtdışı konserlerine gider. Parasız kaldığı olur, mücevherlerini satar, intihara teşebbüs eder, yardım edecek adam arar, kurtarabilir mi diye Deniz Baykal ile konuşur, ama bir türlü olmaz. En sonunda Turgut Özal kurtarır ve 14 Şubat 1988’de arkada Semra Özal’ın yolladığı dev bir çiçek önünde 7 yıl aradan sonra tekrar sahneye çıkar. Bu arada her şarkı arasında ellerini açıp ‘Allahıma şükürler olsun’ diye dua etmektedir.
Bülent Ersoy’un o dönem neden yasaklı olduğu çok tartışılır. Kimine göre Fahrettin Aslan kendi gazinosuna çıkmadı diye böyle bir karar aldırmıştır. Kimine göre Kenan Evren bizzat istemiştir. 12 Eylül öncesi yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meclis bir türlü ittifak sağlayamazken, bazı zarflardan Bülent Ersoy ismi çıkması Evren’i o dönem çok sinirlendirmiştir o da intikam almıştır. Ya da yeraltı dünyasına yönelik operasyonlarda Bülent Ersoy da ilişkilerinden dolayı sahnelerden ‘temizlenmesi’ gereken biridir. Ar, ahlak, siyaset, yeraltı dünyası, aslı bilinmez; ama sebep her ne ise o dönem bitip Bülent Ersoy tekrar sahneye ve televizyon ekranına kavuştuğunda bambaşka bir kişiliğe bürünmüştür.
İşte bambaşka bir kişiliğe bürünmek geçmişi yok etmiyor. Devletin ve gazetelerin resmi arşivleri insanın gerçek kişiliğini ortaya çıkarıveriyor.
Öyle her bulduğu kameraya sallamak kolay, Eğer sayın Divanenin cesareti varsa kanal yöneticilerinden programın süresini uzatmak için izin alsın. Biz teke tek karşı karşıya gelelim ve tartışalım. Kimin ne söyleyeceği varsa söylesin.
Fakat divanenin buna cesareti olmaz. Olamaz. Çünkü benim geçmişimde korktuğum, utanç duyduğum, konuşulmasından rahatsız olduğum tek bir satır bile yoktur.
Hayatta yaşadığım her şeyin altına alnım açık imzamı atarım.
EEE! Sayın Divane sende yaşadıklarının altına imzanı atabiliyor musun?
Hodri meydan!
Şunu hiçbir zaman unutma!...İnsanlar bazen parasını kaybeder,bazende istiyerek veya istemiyerek uzuvlarını kaybeder ancak önemli olan ŞEREFİNİ kaybetmemektir.
Çünkü ŞEREFLİ insanlar bir gün kaybettikleri parayı bulurlar ama ŞEREFİNİ kaybedenler kazandıkları parayla ŞEREF satın alamazlar.
Sacit Aslan
Not: Bu yazıda Hürriyet Gazetesi Resmi Arşivinden alıntılar yapılmıştır.
